
Duskfall'un Hikâyesi
Küllerin Altındaki Hakikat
Güç, ihanet, intikam ve kayıp bir tahtın etrafında örülen karanlık bir fantastik evren.
Evrenin ana hikâyesi
Yedi krallığın tek bir sancak altında birleştiği Calvareth İmparatorluğu, üç yüz yıl boyunca dünyanın en güçlü devleti olmuştu. İmparatorluğun gücü, başkentin derinliklerinde saklanan ve yalnızca İlk Taht olarak bilinen kadim bir sırdan geliyordu. Efsanelere göre bu taht, yıldızların dünyaya düştüğü ilk gece yaratılmıştı. Ona hükmeden kişi yalnızca kralları yönetmekle kalmıyor, yaşayanlarla ölüler arasındaki sınırı da değiştirebiliyordu. Fakat tahtın gerçek bedelini bilen kimse yoktu.
Bir gece gökyüzündeki yıldızlar birer birer söndü. Başkentteki saray, içeriden yükselen siyah alevlerle yandı ve imparator aynı gece ortadan kayboldu. Taht odasında yalnızca külle kaplanmış bir taç ve üzerine kanla yazılmış tek bir cümle bulundu: “Bizi kurtaran kişi, bizi mahvedecek olan kişidir.” Bu olay tarihe Kül Gecesi olarak geçti. İmparatorluğun parçalanmasıyla birlikte eski ittifaklar çöktü, gizli tarikatlar ortaya çıktı ve birbirine düşman büyük güçler, dünyanın kaderini belirleyecek bir savaşın eşiğine geldi.
Ancak herkesin bilmediği bir gerçek vardı: Kül Gecesi bir suikast değildi. Yüzyıllardır İlk Taht'ın altında mühürlü tutulan bir varlık, o gece uyanmaya başlamıştı. Onu kimin, nasıl ya da neden uyandırdığını bilen yoktu; belki de hiç kimse uyandırmamıştı. Kahramanlar birbirlerini suçlarken görünmeyen bir el onları aynı savaşa sürüklüyordu. Ve bu savaşın sonunda kimin tahta oturacağından çok daha önemli bir soru cevaplanacaktı: İmparatorluğu kim yıktı, imparator neden kayboldu ve dünyayı kurtarmak için hangi hakikat yok edilmeliydi?
II. Gölgedeki Güçler
Nyx'in doğumuna tanık olan hiçbir ebeveyn yoktu. Yirmi yıl önce, kuzeydeki terk edilmiş bir gözlemevinde gökyüzünün yarıldığı ve bütün ışığın tek bir noktaya çekildiği gece ortaya çıkmıştı. Onu bulan rahipler, bebeğin ağlamadığını ve etrafındaki mumların alevlerinin kendiliğinden söndüğünü fark ettiler. Nyx büyüdükçe yalnızca karanlığı yönetmediğini, var olmayan şeyleri de dünyaya çağırabildiğini keşfetti. Bir nesnenin gölgesini değil, varlığının kendisini silebiliyordu. Ancak bu gücün karşılığında kendi geçmişinden parçalar kaybediyordu. İlk kez bir insanı hiçliğe gönderdiğinde çocukluğuna dair bütün anıları silindi. İkinci kez yaptığında ise yüzünü hatırladığı tek kişinin adını unuttu.
Nyx, imparatorluğun karanlık koridorlarında yükselen gizli tarikatın lideri olduğunda ona Hiçlik Çağıran adını verdiler. Tarikat, İlk Taht'ın bir hükümdarlık aracı değil, dünyayı gerçeklikten koparan bir zincir olduğuna inanıyordu. Nyx'in amacı tahtı ele geçirmek değil, onu tamamen yok etmekti. Bu nedenle Kaelen'e babasının sırrını açıklamayı teklif etti ve Vex'in örgütüne imparatorluk arşivlerini çaldırdı. Ancak tarikatın içindeki herkes aynı amaca hizmet etmiyordu. Sağ kolu olan Maskeli Kâtip, Nyx'in her büyüsünde kaybettiği anıları gizlice topluyor ve bunları kendi bedeninde saklıyordu. Kâtip'in asıl amacı, Nyx'in kim olduğunu tamamen öğrendiğinde onun yerine geçmekti.
Nyx, Aldric ve Seraphine'le karşılaştığında onları düşman olarak gördü. Fakat Seraphine onun ruhunda, henüz doğmadan önce yaşanmış bir olaya ait anılar buldu: Nyx, İlk Taht'ın yaratıldığı çağda yaşamış ve tahtı ilk mühürleyen büyücünün kızı olmuştu. Yüzyıllar boyunca defalarca yeniden doğmuş, her seferinde tahtı yok etmeye çalışmıştı. Kendisini bir kurtarıcı olarak görürken aslında her yeniden doğuşunda dünyaya yeni felaketler getirmişti. Nyx'in son planı, bütün gerçekliği bir anlığına hiçliğe çevirerek İlk Taht'ı tarihten silmekti. Fakat bu işlem gerçekleşirse kendisi dâhil hiç kimsenin var olmamış olma ihtimali vardı. Nyx, ilk kez intikamını tamamlamakla sevdiği insanların varlığını korumak arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı.
Zephyr, gökyüzünün sürekli fırtınalarla kaplı olduğu Asterion Adaları'nda doğdu. Halkı, geleceği rüzgârların yönünden ve şimşeklerin sesinden okumaya çalışırdı. Zephyr ise diğer kâhinlerden farklı olarak tek bir geleceği değil, mümkün olan bütün gelecekleri görebiliyordu. Çocukken gördüğü ilk büyük kehanet, kendi adını taşıyan bir fırtınanın bir krallığı yok edeceğini söylüyordu. Ailesi bu kehanetten korkarak onu bir tapınağa kapattı. Yıllarca dış dünyadan uzak yaşayan Zephyr, kehanetlerin geleceği göstermediğini, bazen insanların korkularını gerçek kıldığını öğrendi. Tapınaktan kaçtığı gece adalarına döndüğünde ailesinin ve halkının ortadan kaybolduğunu gördü. Geride yalnızca gökyüzüne kazınmış bir işaret vardı: siyah bir yıldız.
Zephyr, imparatorluğun sarayına kâhin olarak çağrıldığında İmparator'un Kül Gecesi'nden çok önce kendi ölümünü gördüğünü keşfetti. Saray arşivlerinde bulunan kehanetleri inceledikçe bütün önemli olayların aynı el tarafından yönlendirildiğini fark etti. Tahta çıkacak hükümdarlar, savaşları kazanacak generaller ve ihanete uğrayacak müttefikler daha doğmadan önce belirlenmiş gibiydi. Zephyr, bu düzeni bozmak için Aldric'e yardım etmeye başladı; fakat onun verdiği her bilgi, gelecekte başka bir felakete yol açıyordu. Sonunda en güvendiği çırağı Orien'in kendisini sattığını öğrendi. Orien, Zephyr'in kehanetlerini çalıp krallıklara satmış, karşılığında kendi ailesinin taht üzerindeki haklarını geri kazanmıştı. Bu ihanetin sonucunda Zephyr'in doğduğu adalar, imparatorluk ordusu tarafından yok edilmişti.
Zephyr, Orien'i öldürmek yerine onun gördüğü geleceği değiştirmeye karar verdi. İlk Taht'ın üzerinde gerçekleşen son savaşta gökyüzünün bütün ihtimallerini aynı anda açığa çıkaracak bir büyü hazırladı. Ancak her olası geleceğin bir bedeli vardı: Birinde Aldric ölüyor, diğerinde Seraphine tahtı ele geçiriyor, bir başkasında ise dünya sonsuz bir fırtınaya gömülüyordu. Zephyr, kendisinin hiçbir gelecekte hayatta kalmadığını gördüğünde ilk kez korkmadı. Çünkü kehanetlerin gösteremediği tek şey, insanların başkaları için yapmayı seçtiği fedakârlıklardı. Son fırtınayı kendi yaşamıyla başlatıp diğer kahramanlara özgür iradelerini geri verebilirdi. Fakat bunu yaptığında yalnızca kendisi değil, geleceği gören bütün kâhinler de güçlerini kaybedecekti.
Isolde, Calvareth'in en eski soylu ailelerinden birinin varisiydi. Ailesi, imparatorluğun kuruluşundan beri tahtın yanında yer almış, krallarla evlilikler yaparak siyasi gücünü artırmıştı. Ancak Isolde'nin ailesi sıradan insanlar değildi. Nesiller önce İlk Taht'ın gücünden yararlanarak kanlarıyla bir anlaşma yapmışlar ve ölümün kendilerini yönetemeyeceği bir soy yaratmışlardı. Bu ölümsüzlük, onlara güç ve uzun yaşam verirken başkalarının yaşam enerjisine bağımlı kılıyordu. Isolde çocukken bu gerçeği öğrendiğinde ailesinin bir canavarlar hanedanı olduğunu düşündü. Annesi ise ona, “Biz canavar olmadık. Canavarların hüküm sürdüğü dünyada hayatta kalmayı öğrendik,” dedi.
Isolde, Kan Kontesi unvanını babasının ölümünden sonra aldı. Saraydaki taht oyunlarını ustalıkla yönetiyor, kralların sırlarını satın alıyor ve düşmanlarını çoğu zaman kılıç çekmeden alt ediyordu. Kül Gecesi'nden önce imparatorla gizli bir anlaşma yapmıştı: İmparatorluk içindeki bir isyanı bastırmasına yardım edecek, karşılığında ailesinin kanını İlk Taht'a bağlayan lanet kaldırılacaktı. Ancak anlaşmanın imzalandığı gece imparator ortadan kayboldu ve Isolde'nin saraya gönderdiği bütün muhbirler öldürüldü. Suç onun üzerine atıldı. Üstelik yıllardır yanında taşıdığı danışmanı Lord Valerian'ın aslında Isolde'nin babasının ölüm emrini veren kişi olduğu ortaya çıktı. Valerian, tahtın yok edilmesini istemiyordu; çünkü kendi ölümsüzlüğünü bu düzene borçluydu.
Isolde, intikam almak için Valerian'ın bütün müttefiklerini birbirine düşürdü ve krallıklar arasında gizli bir savaş başlattı. Ancak Seraphine, Isolde'nin kanında tahtın eski hükümdarlarından birine ait anılar bulduğunda onun ailesinin lanetinin bir bedel değil, bir muhafızlık yemini olduğunu keşfetti. Isolde'nin ataları, tahtın içindeki varlığın dünyaya çıkmasını engellemek için kendi kanlarını mühür olarak kullanmışlardı. Lanet kaldırılırsa ölümsüzlük sona erecek, fakat mühür de zayıflayacaktı. Isolde'nin en büyük arzusu özgür olmaktı; buna rağmen kendi soyunun son üyesi olarak bu yükü taşıması gerekiyordu. Son savaşta Valerian'ı öldürmek ile onun yerine geçerek yeni bir kan hanedanı kurmak arasında seçim yapacaktı. Her iki seçenek de onu güçlü kılacaktı, ancak yalnızca birinde gerçekten özgür olabilecekti.
Maren, bir zamanlar deniz kıyısındaki Lythara Krallığı'nın hükümdarıydı. Halkı onu adaletli ve merhametli bir kraliçe olarak tanırdı. Kıtlık zamanında kraliyet hazinesini halka dağıtmış, savaş esirlerini serbest bırakmış ve komşu krallıklarla barış anlaşmaları imzalamıştı. Ancak barış, sarayın içindeki soyluların çıkarlarına zarar veriyordu. Başbakan Caedmon, Maren'in yönetimini devirmek için deniz tanrılarına adanmış eski bir ritüeli kullandı. Bir gece sarayın altındaki su kanallarını açtırarak kraliçeyi taht odasında boğulmaya terk etti. Maren ölürken, kendi muhafızlarının kapıyı dışarıdan kilitlediğini gördü. Son nefesinde Caedmon'un elindeki yüzüğü fark etti: Bu, imparatorlukta yalnızca İlk Taht'ın hizmetkârlarına verilen bir yüzüktü.
Maren'in cesedi bulunamadı. Yıllar sonra denizciler, sislerin arasında eski kraliyet gemisinin dolaştığını ve güvertesinde su damlatan bir kadının durduğunu anlatmaya başladı. Maren, yaşayanların dünyasına geri dönmüştü ama artık nefes almıyor, yemek yemiyor ve karaya çıktığında bedeninden deniz suyu akıyordu. Kendisini öldürenlerden intikam almak için batık gemileri, deniz canavarlarını ve boğulmuş askerlerin ruhlarını emrine aldı. Kıyı şehirleri korkuyla ona Boğulmuş Kraliçe adını verdi. Ancak Maren'in intikamı zamanla değişti. Caedmon çoktan ölmüş, krallığı ise başka hanedanlar arasında paylaşılmıştı. Onun asıl düşmanı, kendisini öldüren insanların arkasındaki kadim düzen hâline geldi.
Maren, Morwen'in çağırdığı ölülerden birinin kendi eski danışmanı olduğunu öğrendiğinde tahtın altındaki sırra ulaştı. Danışmanı, Caedmon'un yalnızca bir kukla olduğunu ve Maren'in öldürülmesinin asıl amacının deniz ile İlk Taht arasındaki bağı koparmak olduğunu açıkladı. Maren'in krallığı, tahtın gücünü dengeleyen kadim deniz mühürlerinden birini koruyordu. Onun ölümüyle mühür zayıflamış, okyanusların derinliklerinde uyuyan bir varlık uyanmaya başlamıştı. Maren artık yalnızca kendi ölümünün intikamını almak istemiyordu; halkının hayatta kalanlarını kurtarmak istiyordu. Bunun için denizin altındaki sarayını ve bütün hayalet ordusunu mühürle birlikte feda etmesi gerekecekti. Maren'in son kararı, bir kraliçenin tahtını geri alması değil, bir zamanlar yönettiği halkı ikinci kez terk etmemesi olacaktı.
Ksarra, insanların dünyasının altında uzanan devasa bir yeraltı uygarlığının hükümdarıydı. Onun halkı, Kovanlılar, tek bir zihne bağlı binlerce canlıdan oluşuyordu. Her birey kendi düşüncelerine sahip olsa da bütün anıları ve duyguları Kovan Ana'nın zihninde birleşiyordu. Ksarra, halkını yüzyıllarca insanlardan uzak tutmuştu. İnsan krallıkları maden kazdıkça Kovanlıların tünelleri parçalanmış, yumurtaları ezilmiş ve besin kaynakları yok olmuştu. Ksarra başlangıçta insanlarla barış yapmayı denemiş, fakat elçileri saraylara ulaştığında canlı örnekler olarak hapsedilmişlerdi. Bu olaydan sonra Kovan Ana, yüzey dünyasını düşman ilan etti. İnsanların şehirlerini ele geçirip bütün canlıları kendi kovanına bağlamayı planladı.
Kül Gecesi'nden sonra Ksarra, yeraltında tuhaf bir değişim hissetti. Kovanın en yaşlı bireyleri aynı rüyayı görmeye başladı: Siyah bir tahtın çevresinde diz çökmüş binlerce böcek ve başsız bir kral. Rüyanın ardından Kovanlıların bazıları kendi iradelerini kaybediyor, Ksarra'nın emirlerine karşı geliyordu. Ksarra, bu etkinin İlk Taht'tan geldiğini öğrendiğinde yüzey dünyasına bir keşif birliği gönderdi. Birliğin başındaki genç savaşçı Vhara, geri döndüğünde insan biçiminde değildi; bedenine siyah metal parçaları kaynamış ve zihni başka bir sesle dolmuştu. Vhara, Ksarra'ya tahtın Kovanlıları insanlardan daha kolay kontrol edebileceğini söyledi. Ksarra onu öldürmek zorunda kaldı, fakat son anda Vhara'nın zihninde kendi annesinin sesini duydu.
Ksarra, Seraphine'in yardımıyla Kovanlıların kökenine dair korkunç bir gerçeği keşfetti: Onların ortak zihni, İlk Taht'ın ilk çağlarda yaptığı bir deneyin sonucuydu. Taht, bütün canlıların düşüncelerini birleştirerek kusursuz bir hükümdarlık yaratmak istemiş, ancak deney başarısız olunca Kovanlılar yeraltına kaçmıştı. Ksarra'nın ataları bu yüzden tahtın en güçlü düşmanları olmuştu. Şimdi taht yeniden uyanırken Kovan Ana'nın zihni, binlerce bireyin iradesini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Ksarra'nın halkını kurtarmak için ortak zihinsel bağı geçici olarak koparması gerekiyordu. Bu, her Kovanlıya özgürlük verecek ama Ksarra'nın binlerce evladıyla arasındaki bağı sonsuza kadar bitirebilecekti. Kendi halkının kraliçesi olarak kalmak mı, yoksa halkının kendi başına yaşayabilmesini sağlamak mı? Ksarra'nın önündeki asıl savaş buydu.
Ixion, hiçbir yıldızın görünmediği bir gecede doğdu. Gökyüzünü inceleyen kâhinler, onun doğumuyla birlikte bütün takımyıldızların bir anlığına kaybolduğunu kaydetti. Çocukken gökyüzüne baktığında ışıklar yerine boşluklar görüyordu. Diğer kâhinler geleceği yıldızlardan okurken Ixion, yıldızların sakladığı şeyleri görebiliyordu. Ona göre evren yalnızca var olanlardan ibaret değildi; gerçekleşmemiş olaylar, unutulmuş dünyalar ve hiç doğmamış insanlar da bir yerlerde iz bırakıyordu. Bu nedenle kendisine Yıldızsız Kâhin adını verdi. Gençliğinde bir kehanet yayımladı: “Bir gün bütün krallar aynı düşmanı öldürmek için birleşecek, fakat zafer kazandıkları anda düşmanlarının kim olduğunu unutacaklar.” Saray bu kehaneti yasakladı ve Ixion ortadan kayboldu.
Yıllar sonra Ixion, terk edilmiş gözlemevlerinde ve unutulmuş kütüphanelerde yeniden ortaya çıktı. Her krallığın arşivinde aynı el yazısıyla yazılmış belgeler bulunmaya başladı. Bu belgeler, imparatorluğun gerçek tarihini ve İlk Taht'ın hiçbir zaman tek bir hükümdara ait olmadığını anlatıyordu. Aldric, bu belgelerden birini bulduğunda Ixion'un kendisini yıllardır takip ettiğini öğrendi. Fakat Ixion bir müttefik değildi; onun planı, tahtın gerçek gücünü açığa çıkarmak için bütün kahramanların birbirlerine ihanet etmelerini sağlamaktı. Ona göre dostluk, insanların hakikati görmesini engelleyen bir zayıflıktı. Bu yüzden Seraphine'in anılarını çalmış, Zephyr'in kehanetlerini değiştirmiş ve Isolde'nin ailesine ait eski belgeleri yanlış ellere ulaştırmıştı. Her ihanet, onun hesapladığı büyük sonuca biraz daha yaklaştırıyordu.
Ixion'un gerçek kimliği, Seraphine ile Nyx'in birlikte açtığı bir anı kapısında ortaya çıktı. O, İlk Taht'ı yaratan yedi kâhinden biriydi. Tahtın yaratılışından sonra dünyanın gerçekliğini korumak için kendi yıldızını ve adını feda etmiş, böylece bütün geleceklerin dışına çıkmıştı. Ancak binlerce yıl boyunca geleceği izlemek onu değiştirmişti. İnsanların her çağda aynı hataları tekrarladığını gördükçe dünyayı kurtarmanın tek yolunun, insanların seçim yapma yeteneğini ortadan kaldırmak olduğuna inanmıştı. Tahtın gücünü ele geçirirse savaşları, ihaneti ve acıyı sonsuza kadar sona erdirebilirdi. Fakat bunun bedeli, özgür iradenin yok olmasıydı. Ixion'un gözünde bu bir tiranlık değil, merhametti. Aldric ve diğerleri içinse en büyük düşman artık karanlık bir yaratık değil, bütün kötülükleri ortadan kaldırmak uğruna iyiliği de yok etmeye hazır bir kurtarıcıydı.
III. Perdenin Ardındaki İsimler
Ana karakterlerin hikâyeleri, onları yönlendiren birkaç gizemli kişinin varlığıyla birbirine bağlanır. Bu kişiler, savaşın ortasında ortaya çıkar ve çoğu zaman kahramanların bildiği gerçekleri altüst eder.
Lord Corvane / Maskelerin Efendisi
Gece Bıçakları'nın kurucusu olarak bilinen Corvane'ın gerçekten yaşayıp yaşamadığı belirsizdir. Farklı dönemlerde farklı yüzlerle ortaya çıkmış, Vex'in ailesinin katliamından Kraliyet Muhafızları'nın tasfiyesine kadar birçok olayda adı geçmiştir. Söylentilere göre hiçbir zaman kendi yüzünü kimseye göstermemiştir. Gerçek amacı, İlk Taht'a ulaşabilecek bütün soyları birbirine düşürerek tahtın gerçek varisini yalnız bırakmaktır.
Elyra / Son Arşivci
Elyra, tarihten silinmiş olayları kaydeden gizli bir arşivin son koruyucusudur. Hiçbir krala hizmet etmez ve hiçbir büyücüye güvenmez. Kahramanlara yardım ederken bile onlardan bilgi saklar. Çünkü arşivdeki her hakikat, dünyada bir şeyin değişmesine neden olur. Elyra'nın taşıdığı defterde Kül Gecesi'nin yaşanmadığı bir geleceğe ait kayıtlar vardır. Bu kayıtlar doğruysa, felaketi durdurmanın tek yolu geçmişi değiştirmektir.
Kayıp İmparator / Tahtsız Kral
Kül Gecesi'nde kaybolan hükümdarın gerçekten öldüğünü kimse kanıtlayamamıştır. Bazıları onun Morwen'in çağırdığı ölüler arasında bulunduğuna, bazıları ise Ixion'un hizmetine girdiğine inanır. Tahtsız Kral'ın asıl sırrı, İmparatorluğu kurtarmak için kendi ölümünü sahnelemiş olmasıdır. Ancak onun kurtarmak istediği şey halkı değil, İlk Taht'ın içinde hapsedilen kendi gerçek kimliğidir.
Aynasız Kadın / İsimsiz Tanık
Hiçbir aynada yansıması görünmeyen bu kadın, Kül Gecesi'nden önce sarayda ve Kovanlıların tünellerinde görülmüştür. Aldric'in çocukluğuna, Seraphine'in doğumuna ve Nyx'in ortaya çıkışına dair ayrıntıları bilmektedir. Hiçbir tarafa açıkça katılmaz; yalnızca doğru zaman geldiğinde insanlara kendi geçmişlerinden sakladıkları bir anıyı hatırlatır. Bazılarına göre o, İlk Taht'ın ilk kurbanıdır. Diğerlerine göre ise tahtın kendisidir.
IV. Bütün Yolların Birleştiği Yer
Aldric, Seraphine, Kaelen, Vex, Thrag, Morwen, Grimhold ve Sylvara; imparatorluğun eski düzenini yıkmak isteyen güçlerle yüzleşirken Nyx, Zephyr, Isolde, Maren, Ksarra ve Ixion kendi amaçları doğrultusunda harekete geçer. İlk bakışta bu karakterlerin her biri farklı bir savaşın içindedir. Ancak zamanla bütün savaşların aynı noktaya uzandığı anlaşılır: İlk Taht'ın altındaki mühür odası.
Elyra'nın arşivinden çıkan son belge, tahtın gerçek amacını açıklar. İlk Taht, insanlara hükmetmek için yaratılmamıştır. Binlerce yıl önce dünyayı yok etmek üzere gelen bir varlığı hapsetmek amacıyla kurulmuştur. Onu mühürleyen yedi kâhin, gücü koruyabilmek için kendi soylarını farklı krallıklara dağıtmıştır. Fakat yüzyıllar geçtikçe bu soylar güç uğruna birbirleriyle savaşmaya başlamış ve tahtın gerçek işlevini unutmuştur. Ixion, bu gerçeği bilen son kâhin olarak tahtın gücünü ele geçirmek isterken Nyx onu yok etmeye çalışmaktadır. İkisinin de amacı dünyayı kurtarmaktır; fakat biri özgürlüğü, diğeri kusursuz düzeni feda etmeye hazırdır.
Sonunda bütün kahramanlar aynı odada buluşur. Aldric'in ailesinden kalan yüzük, Seraphine'in ışık iplikleri, Kaelen'in ateşi, Vex'in çaldığı arşiv belgesi, Thrag'ın koruduğu kadim yaratık, Morwen'in çağırdığı eski imparatorun ruhu, Grimhold'un demir zırhı ve Sylvara'nın doğayla kurduğu bağ, mührün bilinen sekiz parçasını oluşturur. Diğer tarafta Nyx'in hiçliği, Zephyr'in fırtınası, Isolde'nin kanı, Maren'in denizi, Ksarra'nın ortak zihni ve Ixion'un yıldızsız kehaneti, tahtın gerçek gücünü ortaya çıkarabilecek bilinen altı anahtardır. Ancak bunların hepsi bir araya geldiğinde yalnızca mühür açılmayacaktır; dünyanın geçmişi de yeniden yazılabilecektir.
İlk Taht'ın önünde son bir sır açığa çıkar: Kül Gecesi'ni başlatan kişi tek başına bir hain değildir. Her karakterin geçmişindeki ihanetler, bir zamanlar mührü güçlendirmek için yapılan anlaşmaların bozulmasının sonucudur. Kahramanlar birbirlerine güvenmeyi başaramazsa tahtın içindeki varlık özgür kalacaktır. Birbirlerine güvenirlerse de kendi en karanlık sırlarını ortaya dökmek ve yıllardır korudukları yalanlardan vazgeçmek zorunda kalacaklardır.
Ve bütün bu savaşın sonunda tahtın üzerinde kanla yazılmış yeni bir cümle belirir:
“Bir krallığı kurtarmak için bir hükümdar gerekir. Dünyayı kurtarmak içinse hiç kimsenin hükümdar olmaması.”
Bu söz, Aldric'in önüne son seçimi koyar: Tahtı ele geçirip parçalanmış krallıkları yeniden birleştirmek ya da bütün güçleri yok ederek insanlığın kendi geleceğini belirlemesine izin vermek. Ancak kararını vermeden önce, Aynasız Kadın son kez ortaya çıkar ve ona tek bir soru sorar:
“Ya bütün bunlar, senin tahta oturmanı sağlamak için anlatılmış bir hikâyeyse?”
Hikâyenin şimdilik sonu














